(iş dünyasında) Batman ve Süpermen Kültürü / Bölüm II

1938 yılında Krypton gezegeninden geldiği söylenen ve insanüstü güçleri bulunan Süpermen, 1939 yılında ise; şehrimizin koruyucusu ve biraz ileri gidersek de, bizden biri olan Batman ile tanıştık.

s

Kibar ama gururlu, kızılötesi bakışları ile uzak mesafeleri görebilen; kendine güveni Süpermen (iş elbisesi) giysisi içinde tam, iş dışında ise tamamen güvensiz ve kararsız bir kişilik. Entelektüel birikimine dair pek fikrimiz yok, zira tüm sohbetleri iş ile ilgili. Onu çok seven iki ailesi olduğunu biliyoruz. Haksız bir rekabet ile çektiği fotoğraflarla da çalıştığı gazetede ilk sayfadan yer bulabiliyor olmasına ne demeli? Dünyaya adaleti, iyiliği getirme çabasının yanında, bu küçük kusur çok mu masum duruyor sizce? Bir bakıma, emeği ile bir yerlere gelmek isteyen kişilerin karşısında, doğuştan getirdiği bazı gizli avantajlarını kullanıyor da diyebilir miyiz?

 

b

Kendini yaşadığı şehre adamış, kimliğini maskesi ardına saklayan bir kahraman. Ailesinin parasını daha çok ar-ge çalışmaları ve teknolojik gelişmeler için kullanıyor. Ününü korumak için ise sosyeteye verdiği partiler dillere destan. Tek başına değil, bir ekip gibi sadık yardımcısı ve onun gibi maskeli dostu Robin ile birlikte çalışıyor çoğu zaman ama biraz kibirli dersek haksızlık etmiş olmayız. Sadece gökyüzüne yansıtılmış bir ışık ile çağrıldığında çalışmak yerine, ona ihtiyaç duyulacağı zamanlarda, şehre daha iyi hizmet edebilmek için sürekli kendisini geliştiriyor.

 

Her iki karakterin de ortak özelliklerine bakacak olursak, her ikisi de hizmet odaklı, çalıştıkları iş yerini, pardon, bulundukları şehri çok daha iyi bir yer haline getirmeye çalışıyorlar. Özverili, kendinden önce başkalarını düşünen, zor zamanlarda sorumluluk almaktan kaçınmayan bireyler. İkisine bir arada değerlendirecek olursak, toplumun alt ve orta kesimi Süpermen’i kendine yakın bulabilecekken, Batman’i biraz daha aristokrat ve maddi imkânları fazla olan crème de la crème tabakası kendine yakın bulabiliyor. Bir eleştiri yapmak gerekirse, toplum bir bakıma kötülükle, yanlışlıklarla, çarpık düzenle vb. mücadele etmek için kendi kahramanlarını yaratıyor. Daha iyi bir dünya için kendi emek harcamaktansa desteklediği temsilcileri aracılığı ile mücadeleye tembel şekilde ortak oluyor.

Yapımcılar belli ki bu çarpıklıktan sıkılmışlar ve insanları kendine getirmek için aynı amaca hizmet eden bu iki kahramanı karşı karşıya getirmişler. Süpermenciler ve Batmanciler kısa bir süre için de olsa kendilerine şu soruyu soruyorlar: “Acaba alkış tuttuğum kahraman/lider/temsilci düşündüğüm gibi biri değil mi? Öykündüğüm, örnek aldığım, yeri geldiğinde ankışladığım?

Gelin biz de yazının sonlarında konuyu biraz ekip ruhuna getirelim.

17 Nisan 1961 tarihinde, Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki soğuk savaşın devam ettiği yıllarda, Miami’de eğitilen 1400 Kübalı mülteci, Castro’nun sosyalist yönetim anlayışını devirmek için gizlice Küba’nın güneyindeki Domuzlar Körfezi’ne gönderilmiştir. Kennedy’nin danışmanlarından olan Arthur M. Schlesinger Jr. anılarını anlattığı ‘A Thousand Days’ adlı kitabında, çıkartma yapılalı 24 saat geçmeden başarısız olacağı anlaşılan bu girişimin kararını veren başkan yardımcıları ve danışmanlarından oluşan ekibin nasıl böyle bir yanlış karar verebildiğine ışık tutmaktadır. Yale Üniversitesi’nden sosyal psikolog Irwing Janis, bu olayda yer alan kişilerle görüşerek, Grup Düşüncesi “groupthink” kavramını geliştirmiştir.

Bu olayda olduğu gibi bir çok grup düşüncesinde, tarafları hataya sürükleyen etmenler, grubun temsil ettiği gücü olduğundan fazla görmesi, rakibi küçümsemesi, yöneticinin kararının ekip üyeleri tarafından sorgulanmadan kabul edilmesi, farklı düşüncelerin önemsenmemesi ve hatta dışlanması olarak sıralanabilir.

Çatışma Ekip Ruhu için Kötü müdür?

Sanıldığının aksine, grup üyelerinin birbirleriyle büyük bir uyum içinde olması, ekip içinde hiç çatışma olmaması, herkesin birbiriyle iyi geçinmesi ve toplantılarda kararların oybirliği ile alınması iyi bir durum değildir.

Böyle bir anlayış, ekip üyelerinin gerginlikten uzak bir ortamda yaşaması açısından kısa dönemde iyi olabilir ancak uzun dönemde kurumun ve dolayısıyla ekip üyelerinin de bu durumdan karar görmesi kaçınılmazdır.

İş çatışmasını, ilişki çatışmasına dönüştürmeden sürdürerek sonuçta “ekip ruhunu” ve dayanışmayı korumak etkili bir liderliğe ve ekip üyelerinin olgunluğuna bağlıdır. Bu olgunluğun temelinde kendini çok önemsememek, görüşünü mutlaka doğru kabul etmemek ve karşı çıkmak için değil, gerçekten anlamak için dinlemek yatar.

Etkili bir lider, pozisyonu gereği kendini her şeyin merkezine koymayan, çevresindeki insanları pozisyonlarına göre kategorize ederek, gelen görüşleri pozisyonlar ile doğru orantıda değer vermeyen kimse olmamalıdır. Örnek vermek gerekirse, “Ben çok paylaşımcı biriyim.” demekle paylaşımcı olunmadığı gibi birçok defa komik de olunabilmektedir.

Konfor alanları bozulan ve makamını tehlikede hisseden bu tip liderler ne yazık ki ilk olarak hemen takım üyelerinin suçlamaya ve onların ardından kulisler yapmaya başlarlar. Bu da etkili bir liderliğin değil, etkisiz bir yöneticiliğin en temel göstergesi olarak tarih kitaplarında yerini alan klasikleşmiş bir davranıştır.

Bu tip durumların önüne geçmek için yapılması gereken şey basit ama zordur: Fikrini savunmaya değil, fikrini değiştirmeye hazır olarak dinlemek.

İster Superman ister Batman olun, ister onları alkışlarınızla destekleyen… Her şeyin çok hızlı geliştiğini ve değiştiğini unutmayın. Rüzgâra karşı inatla direnen ağaçların kökleri zayıflar. Oysa rüzgâr ile dans eden, doğru yöne esnemesini bilen ağaçların kökleri ve dalları daha güçlü olur.

The End…

 

Okuyunuz:

Baltaş, Acar, Akılsız Duyguların Cezasını Kararlar Çeker,

Please, feel free to comment or share your thoughts.