İş yerinizde kendimiz olmanın neresindeyiz?

Sanıyorum ki birçoğumuz, biraz düşününce, kişisel ilişkilerimizde ve iş ilişkilerimizde birbirine yakın ama bir o kadar da farklı kişiler olduğumuzu kabul edecektir.

Kişisel ilişkiler derken daha çok aile ve yakın arkadaş içerisindeki davranışlarımızı; iş ilişkisi derken işyerindeki çalışma arkadaşlarımızın yanında olan düşünce ve davranışlarımızı kastediyorum. Sadece davranışlarımızdan değil, aynı zamanda bu davranışları yapmamıza sebep olan düşüncelerimizden, düşünce kalıplarımızdan da bahsediyorum.

Hepimiz Newton’un düşüncel sistematiği ile eğitildik ve bu şekilde kendimizi ifade eder, düşünce ve beklentilerimizi kurgular olduk. Dışarıdan bir uyarıcı gelmeliydi ki içimizde bir değişim olsun. Hiç tanımadığımız birisi bize yol vermeliydi ki, biz de içimizde ona karşı minnet ve sevgi gibi olumlu duygular hissedebilelim.

Yüzyıllardır batı biliminin kavramsal, kuramsal bağ ve kanıt arayan çabalarına, doğu bilimi, insanı kendi içinde arayan çabalarla karşılık verdi. Batıda satır aralarında kendini arayan insan, doğuda meditasyon yapıp içine bakan insana baktı ve o da aynısını yapmaya başladı. Doğu da batının kitaplarını okumaya başladı ve kendini arayışını topluma batı biliminin düzenli ama bir o kadar da asal sayıları arasında sundu.

Kişisel ilişkilerimizde daha çok kendimiz olduk, içimizden geldiği gibi davrandık. Daha az kaygı taşıdık ve hata yapmaktan, yanlış anlaşılmaktan korktuk. İş ilişkilerimizde öyle mi ki? Beklentilerimiz arttıkça, söz ve davranışlarımızı santim santim ölçer olduk. Hata yapmaktan korktuk ama başkalarının hatalarını yakaladığımızda kendimizi çok iyi hissettik. Evrimin en kusursuz varlığı olduğumuzu hayal ettik ama buna bir an olsun inanmadık.

Hal böyle olunca, bir an durup düşünmek gerekmez mi? Batı ile doğuyu birbirine yakınlaştıran, içimiz ile dışımızı birbirinden uzaklaştıran denklemler aynı kaynaktan mı doğdular? Bu farklı davranış kalıplarını bizler mi yarattık, yoksa gözlemleyebildiğimiz kadarı ile bizden öncekileri mi taklit ederek edindik?

Tam da burada gelin konuyu biraz kişiselleştirelim ve beyin-duygu-beden üçlüsünün nasıl çalıştığına bir göz atalım:

Beyin aktivitesi ve bedensel fonksiyonlar için etki-tepki kimyasalları olan ve Ligand (Latince’de bağlamak demektir) adı verilen üç farklı kimyasal türü, saniyenin binde birinde hücreyle bağ kurar, etkileşime geçer ya da hücreyi etkiler.[1]

Nörotransmiterleri öncelikli olan beyin ve zihinden gelen, beyin ve sinir sisteminin iletişim kurmasını sağlayan kimyasal haberciler, nöropeptitleri beyin ve beden arasında bir köprü görevi gören ve düşündüğümüz gibi hissetmemizi sağlayan kimyasal sinyal göndericiler ve hormonları da öncelikli olarak bedendeki duygularla ilişkili kimyasallar olarak düşünebilirsiniz.

Örneğin, bir projeye başlamadan önce onunla ilgili düşünmeye başladığımızda, her üç kimyasal da çalışmaya başlar. Nörotransmiterler, düşüncelerimizin zihinsel bir haritasını çıkartır. Sonra düşüncelerin yapısına göre ilgili nöropeptitler hipofiz bezinden geçerek kanımıza karışır ve hormonları harekete geçirir. Kısaca, beynimizde oluşturduğumuz düşüncelerimiz, duygularımızı harekete geçirir ve bedene ulaşır. Bu mekanizma, işleyişi açıklayabilmekle birlikte, işleyişin kaynağı ve sebepleri hakkında bize pek fazla ipucu vermemektedir

Sorumuza geri dönersek, şöyle diyebilir miyiz? Tüm ilişkilerimizde sahip olduğumuz düşünce kalıpları ve davranışlarımız içsel çevremizde oluşmaktadır. Ve hatta genetik olarak bize ailemizden miras kalan, hücrelerimize kazınmış olan özellikler her ne ise, onu çok fazla değiştiremeyiz ve buna uygun olarak bilinçli-bilinçsiz duygu, düşünce ve davranışlar sergileriz.

Bu soruyu bana, belki 18. yüzyılda sormuş olsaydınız size, aileden miras kalan baskın genetik özelliklerin tüm yaşamımızı ve davranış kalıplarımızı etkilediğine; bugün her ne isem, o olmama sebep olan anne ve babama biraz da sitem dolu bir teşekkür gönderebilirdim. Sitemim, daha kusursuz bir ürün üretmedikleri için olabilirdi. Ve tabii o zamanlar inancım, kişinin çabasının ve çevresel faktörlerin bendeki etkisinin çok az olacağı yönünde olurdu.

Kim bilir belki Milattan önce 400’lü 500’lü yıllara geri gider, size Pisagor’un, beni oluşturan tohumun babadan geldiğine dair ‘patrocline’ varsayımını örnek verebilirdim. Ve hatta Empedokles’in bile tohumumun anne ve babamdan geldiğini söylediğini anlatabilirdim.[2]

Epigenetik, genetik üstü, çevrenin gen aktivitesini nasıl kontrol ettiğini anlatan, kalıtımsal olarak getirdiğimiz DNA’larımızın tüm yaşamımızı kontrol etmediğini, yalnızca düşüncelerimizi, duygularımızı, duygusal tepkilerimizi ve davranışlarımızı değiştirerek, aynı DNA’lar ile yepyeni sonuçlar elde edilebileceğini inceleyen bir bilim dalıdır.

O halde anne ve babamıza sitem etmeyi bırakmanın vakti geldi diyebilir miyiz? Demeliyiz. Zira doğunun içinize dönerek kendinizi dönüştürün mesajlarına, batı da bilimsel olarak yanıt vermiş ve ne olabileceğimizi seçebileceğimizi söylemiştir.

Karşımızda bambaşka bir soru beliriyor bu aşamada: Ben kimim?

İçimde kendimle konuşan ben miyim ben? Kişisel ilişkilerimdeki miyim ben? Yoksa iş ilişkilerimdeki miyim? Bu noktada pek tabiidir ki, size kim olduğunuzu söylemek bu yazının tevazuusunu aşacaktır.

Fakat şunu söyleyebiliriz: Her kimseniz, memnun olmadığınız bir yanınızı değiştirmek için dünyanın ya da insanların değişmesini, terfi etmeyi, zengin olmayı vb. beklemeyin. Düşüncelerinizdeki değişim duygularınızdaki değişimi yaratacaktır. Duygularınızdaki değişim bedeninize yansıyacak ve bir süre sonra, olmak istediğiniz gibi düşünene, olana dek etkisini gösterecektir. Ve bu da geleceğin, bugün hayal ettiğiniz gibi size gelmesine, olmak istediğiniz gibi olmanıza sebep olacaktır.

Kişisel yaşantımızda ya da iş ilişkilerimizde her kim olmak istiyorsak oyuzdur aslında. Eğer arada bir fark görüyorsak, bunun sebeplerini çevremizde, üstlerimizin mesafeli, altlarımızın ciddiyetsiz tavırlarında değil, kendimizde aramalıyız. Çünkü biz olduğumuz ya da olmak istediğimiz gibi düşünmüyor, davranmıyor ve o şekilde algılanmıyorsak, sebep ne genlerimiz ne de etrafımızı çevreleyen dostlarımız, iş arkadaşlarımızdır.

Kişisel dönüşüm teknikleri farklı bir yazının konusu olmaya aday. Ama dönüşümü sağlamak için beyin-duygu-beden üçlüsünü hazırlayacak bir öneride bulunmamak da olmaz. Her gün en az beş, en fazla otuz dakikanızı ayırarak yapacağınız nefes temeli bir meditasyon sizi aradığınız size ulaşmanızı sağlayacak kapının anahtarını açıyor olacaktır. Fast Company ekibinin iş yerinde farklı düşünme, yaratıcılıklarını ve farkındalıklarını arttırmaya yönelik iş yerinde her sabah ekipçe yaptıkları meditasyon çalışmasına dair yazılarını okumanızı tavsiye ederim: Link

İş yerinizde kendiniz olmanın neresindesiniz?

 


Okuma Tavsiyeleri

[1] Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak, Dr. Joe DISPENZA

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Genetik_biliminin_tarih%C3%A7esi#Pisagor

Please, feel free to comment or share your thoughts.